Müslümanların Birlik ve Tesanüdü Neden Çok Önemlidir?
Müslüman, Allah’a iman eden, O’na aşkla bağlı olan, baktığı her yerde O’nun delillerini ve tecellilerini gören, dünya hayatının bir imtihan olduğunu bilen şuurlu insandır. Bu dünyada kısa bir süre kalacağını, ardından gerçek yurdu olan ahirete döneceğini bilir. Bu nedenle karşılaştığı hiçbir olayın rastgele olmadığının farkındadır. Yaşadığı her anın ve karşısına çıkan her durumun, ahiretteki konumunu belirleyecek bir imtihan olduğunun bilincindedir. Bu yüzden her sözünü, her tavrını ve her kararını Allah’ın rızasını gözeterek şekillendirmeye çalışır.
Kişi ancak Allah’a güçlü bir sevgiyle ve derin bir bağlılıkla bağlandığında bu şuuru koruyabilir. Aksi halde dünya hayatının aldatıcı yönlerine kapılabilir, yaratılış amacını unutabilir, etrafında gördüğü nimet ve olayların Allah’ın tecellileri olduğunu gözden kaçırarak şirke sürüklenebilir. Bu gafletten kurtulmanın yolu ise kalbindeki Allah sevgisini ve Allah aşkını sürekli güçlendirmesidir.
Allah’a samimi bir sevgiyle bağlı olan insan, dünya hayatının sırrını kavramıştır. Mümin bu dünyaya, Allah’a olan sevgisini derinleştirmek ve O’na yakınlaşmak için gelmiştir. Çünkü ahirette ona asıl kazandıracak olan, Allah’a duyduğu samimi, derin ve güçlü sevgi olacaktır. İnsanın yaratılış amacı Allah’ı tanımak, O’nu sevmek, O’na yakınlaşmak ve bu sevgiyi sonsuza kadar yaşamaktır. Kalbindeki bu tutkulu Allah aşkı, müminin bütün hayatına yön verir; olaylara bakışını, insanlarla ilişkilerini ve dünyayı değerlendirişini belirler.
Böyle bir sevgiyle yaşayan mümin, çevresindeki her nimetin ve her güzelliğin Allah’ın sevgisini hatırlatan birer tecelli olduğunu bilir. Bir çiçeğin güzelliğinde, bir kuşun sesinde, bir kedinin sevimliliğinde, bir meyvenin kokusunda ve tadında Allah’ın rahmetini ve sevgisini tefekkür eder. Evrendeki sayısız güzelliğin, dostlukların, aile bağlarının ve nimetlerin insanı Allah’a yaklaştıran vesileler olduğunu bilir.
Kuran’ın öğrettiği bu bakış açısı, mümini yalnızca ibadetlerinde değil, insanlarla olan ilişkilerinde de bambaşka bir anlayışa ulaştırır. Derin bir sevgi duyarlılığına sahip olan mümin, diğer müminleri de sevdiği Rabbinin tecellilerinin bir yansıması olarak görür. Her birine karşı sevgi ve muhabbet besler. Kendisi için istediği hayrı, samimiyetle onlar için de ister. Onlara Allah’a duyduğu sevgiden kaynaklanan güçlü bir muhabbetle bağlanır. Allah’a aşkla yönelen kullar olduklarını bildiği için onları sonsuz bir Allah aşkıyla sever, tüm gücüyle korur ve destekler. Bu sevgi karşılık bekleyen, şartlara bağlı bir sevgi değildir. Kaynağını Allah sevgisinden aldığı için kalıcıdır ve menfaatlere göre değişmez. Nitekim menfaat üzerine kurulan birlikler, şartlar değiştiğinde dağılır. Allah rızası üzerine kurulan birlik ise, zorluklar karşısında daha da güçlenir. Tarih boyunca peygamberlerin etrafında oluşan samimi toplulukların en önemli özelliklerinden biri de bu olmuştur.
Peygamberimiz (sav), müminleri tek bir bedenin organlarına benzetmiştir. Nasıl ki bedenin bütün organları aynı amaç için tam bir uyum içinde çalışıyorsa, müminler de aynı iman, aynı hedef ve aynı dava etrafında birlik içinde hareket ederler. Bunun yanında, bedenin bir organı rahatsızlandığında bütün beden bundan etkilenir. Aynı şekilde müminlerden birinin yaşadığı sıkıntı da diğer müminleri ilgilendirir ve imkanları ölçüsünde onun yardımına koşarlar.
Bu yakınlığın temelinde Allah sevgisi vardır. Allah’ı seven insan, O’nun tecellilerini de sever. Bir çiçeğin zarafetinde, bir çocuğun tebessümünde ve bir kuşun ötüşünde nasıl Allah’ın isimleri tecelli ediyorsa, bir Müslüman’ın güzel ahlakında, vefasında, sabrında, merhametinde ve diğer güzel özelliklerinde de Allah’ın isimleri tecelli etmektedir. Bu yüzden müminin sevgisi, Allah aşkından ve imandan kaynaklanan sağlam ve şuurlu bir sevgidir. Her bir mümini Allah’ın rızasını kazanmaya çalışan değerli bir kul ve Allah’ın kendisine emanet ettiği bir kardeşi olarak görür; kendisi için istediği iyiliği onun için de ister, onun sıkıntısını kendi sıkıntısı gibi hisseder ve imkanları ölçüsünde gidermeye çalışır.
Müslümanların birlik ve tesanüdü yalnızca sosyal bir ihtiyaç değildir; Allah’ın beğendiği ahlakın doğal bir sonucudur. Birlik, sonradan oluşturulmaya çalışılan yapay bir yapı değil, gerçek imanın doğal bir meyvesidir. Sevginin olduğu yerde dayanışma, dayanışmanın olduğu yerde güven, güvenin olduğu yerde huzur ortaya çıkar.
Allah’ın razı olduğu bir toplum ancak samimi sevgi, güven ve fedakarlık üzerine kurulabilir. Sevginin zayıfladığı yerde ayrılık başlar. Ayrılık ise beraberinde güvensizliği, çekişmeyi ve fitneyi getirir. Bu yüzden şeytanın en önemli hedeflerinden biri müminlerin arasındaki kardeşliği zedelemektir. Küçük kırgınlıkları büyütmek, benliği ön plana çıkarmak ve insanların birbirlerinin kusurlarıyla meşgul olmalarını sağlamak hep bu amaca hizmet eder. Oysa Kuran, müminleri affedici olmaya, birbirlerini koruyup desteklemeye ve şeytanın bu oyunlarına karşı uyanık davranmaya çağırmaktadır. Allah Müslümanların birlik içinde olmalarının önemini Enfal Suresi’nin 73. ayetinde açıkça bildirmektedir:
İnkar edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz de bunu yapmazsanız (birbirinizin dostu olmazsanız), yeryüzünde fitne ve büyük bir bozgun ortaya çıkar.
Allah’ın ayette bildirdiği gibi, müminler arasındaki dayanışmanın zayıflaması yalnızca onları değil, bütün yeryüzünü etkiler. Adaletin, merhametin ve iyiliğin yeryüzünde hakim olabilmesi için Müslümanlar arasındaki kardeşlik ruhunun güçlü olması gerekir. Çünkü Allah’ın yarattığı düzen yalnızca fizik kanunlarından ibaret değildir. Aynı zamanda sevgi, merhamet, yardımlaşma ve kardeşlik üzerine kurulu manevi bir düzen de vardır. Allah aşıkları bu manevi düzenin en önemli taşıyıcılarıdır. Müslümanların birbirlerine olan güçlü bağları, Allah’ın izniyle sevginin, güvenin ve huzurun yayılmasına vesile olur. Bu da Allah’ın dünya hayatında yarattığı manevi kanunlardan biridir.
Bugün insanlık, belki de tarihinin en büyük bunalımlarından birini yaşamaktadır. Savaşlar, çatışmalar, adaletsizlikler, yalnızlık, sevgisizlik ve güvensizlik dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanı etkilemektedir. Böyle bir dönemde Kuran ahlakını yaşayan Müslümanların birbirlerine kenetlenmeleri, güzel ahlakta örnek olmaları ve kardeşliklerini güçlendirmeleri yalnızca kendileri için değil, bütün insanlık için büyük önem taşımaktadır.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi müminlerin birlik içinde olmalarının iman hizmetinin temel şartlarından biri olduğunu hatırlatarak şöyle demiştir:
“… yüzer ayet ve ehadis-i nebeviyyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teavünü yapıp… ihtilafa düşmeyiniz…”
Said Nursi Hazretleri, kardeşliğe ve ittifaka verdiği önemle bütün Müslümanlara örnek olmuştur. Onun yaşadığı dönemde Müslümanların birbirlerine olan bağlılıklarını zayıflatmak, aralarındaki dostluğu zedelemek için çeşitli girişimlerde bulunulmuş, ancak Bediüzzaman bunların hiçbirine fırsat vermemiştir. Bediüzzaman, bütün Müslümanlara karşı her zaman şefkat, hoşgörü ve hüsn-ü zanla yaklaşmıştır. Talebelerine ve çevresindekilere tavsiyesi de daima bu yönde olmuştur. Yakın talebeleri bu konuyla ilgili şahit oldukları bir olayı şöyle anlatmaktadır:
“Üstadımız katiyyen gıybet ettirmezdi. ‘Üstadım falan böyle söyledi’ desek, ‘Siz yanlış anlamışsınız, o benim dostumdur, o Risale-i Nur’a dosttur. O öyle söylemez, sen benim kardeşimle aramı açacaksın.’ derdi. Bazı yerlerden ‘Filan hoca Risale-i Nur’un aleyhinde, Üstadımız’ın aleyhinde.’ diye mektup gelirdi. Üstadımız da, ‘O zat ehl-i ilimdir. Bize dosttur.’ der sustururdu. Daima hüsn-ü tevile çalışır ve ‘Biz hüsn-ü zanna memuruz.’ derdi.”
(Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi’yi Anlatıyor, 3. Cilt, s. 99)
Güzel söz ve hüsn-ü zan, yanlış anlaşılmaları, kırgınlıkları ve hoşgörüsüzlükleri ortadan kaldıran önemli bir sırdır. Müminlerin bu şuurla birbirlerine sevgiyle yaklaşmaları, ittifak etmeleri ve Allah yolunda kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak ilim ve fikir alanında mücadele etmeleri, Allah’ın izniyle tüm dünyaya sevgi, kardeşlik, huzur ve güvenin yayılmasına vesile olacaktır.