İnsanlık tarih boyunca savaşları bitirecek, yoksulluğu ortadan kaldıracak, adaleti sağlayacak ve insanları mutlu edecek sistemler kurmaya çalışmıştır. Yeni yönetim modelleri geliştirilmiş, uluslararası kuruluşlar kurulmuş, ekonomik teoriler ortaya atılmış ve teknolojide büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Bütün bunlar önemli gelişmelerdir. Ancak buna rağmen dünyanın birçok yerinde savaşlar devam etmekte, insanlar açlık çekmekte, adaletsizlikler sürmekte, aileler dağılmakta, yalnızlık ve sevgisizlik giderek artmaktadır. Bu tablo, tek başına sistemlerin dünyayı değiştirmeye yetmediğini göstermektedir.
Bunun çok önemli bir nedeni vardır. Bu dünyanın sahibi, yeri, göğü, canlıları, tabiatı ve insanı yaratan Allah’tır. İnsan ise bu dünyaya yalnızca kısa bir süre için gönderilmiş bir misafirdir. Dünyanın gerçek sahibini ve O’nun koyduğu hükümleri hiç hesaba katmadan geliştirilen sistemlerin kalıcı başarı sağlaması elbette beklenemez. Çünkü bu dünyayı yaratan Allah, onun işleyişini belirleyen kanunları da bizzat Kendisi yaratmıştır. Toprağı ürün verir hale getiren, suyu canlılığın kaynağı yapan, havayı solunabilir kılan, güneşi tam gerektiği uzaklıkta yaratan, gece ile gündüzü kusursuz bir denge içinde art arda getiren ve evrendeki sayısız hassas dengeyi var eden O’dur. İnsan, Allah’ın kurduğu bu mükemmel düzen sayesinde yaşar, nefes alır ve hayatını sürdürür. İnsan ruhunun hangi davranışlarla huzur bulacağını, ailelerin hangi ahlakla ayakta kalacağını, toplumların hangi değerlerle güçleneceğini, sevginin nasıl artacağını, adaletin nasıl sağlanacağını ve çatışmaların hangi ahlakla ortadan kalkacağını da en iyi bilen yine Allah’tır. Bu nedenle, Allah’ın yarattığı ve sayısız nimetle donattığı bu dünyada yaşarken, O’nun dengeli, sağlıklı ve mutmain bir hayat için bildirdiği ölçüleri göz ardı ederek gerçek huzura ulaşmayı beklemek elbette mümkün değildir.
Dolayısıyla dünyanın en büyük ihtiyacı yeni ideolojiler, yeni sistemler veya yeni teoriler değildir. İnsanlığın asıl ihtiyacı, kendisine sayısız nimet veren Rabbine yönelmesi ve O’nun insanlık için indirdiği hak kitap Kuran’a sarılmasıdır. Çünkü Kuran, yalnızca bireyin ibadet hayatını düzenleyen bir kitap değil, insanların nasıl bir toplum kurmaları gerektiğini de bildiren bir rehberdir. Kuran’a bakıldığında da, yeryüzünde huzuru, barışı, kardeşliği ve güveni hakim kılacak temel ilkenin güzel ahlak olduğu görülmektedir.
Kuran’ın öğrettiği ahlak yalnızca bireysel ibadetlerden ibaret değildir. İnsanlara doğru sözlü olmayı, adaletli davranmayı, affedici olmayı, merhamet göstermeyi, fedakarlık yapmayı, güzel söz söylemeyi, sabırlı olmayı ve sevgiyi esas alan bir hayat yaşamayı öğretir. Allah, müminlerden her zaman en güzel ahlakı yaşamalarını istemektedir. Çünkü güzel ahlak, yalnızca bireyin hayatını değil, toplumları ve hatta bütün dünyayı değiştirebilecek büyük bir güçtür.
Güzel ahlak üzerine kurulan aile hayatı, sevgi dolu, sağlıklı ve dengeli bireylerin yetişmesine vesile olur. Allah’tan korkan, O’na gönülden bağlı olan, Allah’ı seven ve O’nun tecellilerine sevgiyle yaklaşan merhametli insanların çoğaldığı toplumlarda güven artar, insanlar birbirlerine destek olur, adalet güçlenir ve huzur yayılır. Böyle bir toplumda iyi ve güzel davranışlar giderek yaygınlaşır ve zamanla bütün yeryüzünde barışın, güvenin ve kardeşliğin hakim olmasına vesile olur.
Bugün insanların en büyük problemlerinden biri sevgisizliktir. Allah’ın bildirdiği güzel ahlak yaşanmadığında öfke, kırgınlık, bencillik ve sevgisizlik yaygınlaşmakta, insanlar birbirlerini kolayca yargılayabilmekte, farklılıkları çatışma sebebi olarak görebilmekte ve en küçük anlaşmazlıklarda bile kırıcı davranışlarda bulunabilmektedirler. Oysa Kuran bunun tam tersini emretmektedir. Allah, insanlardan öfkelerini yenmelerini, affedici olmalarını, güzel söz söylemelerini ve kötülüğü iyilikle karşılamalarını istemektedir.
Allah insanı sevgiye ve güzel ahlaka olumlu karşılık verecek bir fıtratla yaratmıştır. Samimi bir sevgi, içten bir tebessüm, güzel bir söz ve affedici bir tavır çoğu zaman yıllarca süren düşmanlıkları bile ortadan kaldırabilir. Nitekim Allah, kötülüğün en güzel tavırla karşılanması halinde düşmanlıkların dostluğa dönüşebileceğini haber vermektedir:
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır. O zaman (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)
Bu, insan psikolojisinin en önemli sırlarından biridir. Sevgi sevgiyi, merhamet merhameti doğurur. Kuran’ın öğrettiği bu güzel ahlak, yalnızca bireyin iç dünyasını güzelleştirmekle kalmaz, toplumları da dönüştürecek güçlü bir medeniyet anlayışının temelini oluşturur. İslam ahlakı yaşandığında insanlar birbirlerinin haklarını gözetir, zayıfları korur, yaşlılara saygı gösterir, çocukları sevgiyle büyütür, kadınlara değer verir, komşusunu gözetir ve yoksulu destekler. Ticarette dürüstlük esas alınır, adalet titizlikle gözetilir, ilim ise insanlığın faydası için kullanılır. Böyle bir toplumda insanlar birbirlerinden korkarak değil, birbirlerine güvenerek yaşarlar.
Ne var ki bugün dünyanın birçok yerinde, temelinde kin, öfke, bencillik ve çıkar hesapları bulunan çatışmalar yaşanmaktadır. Bunlar ortadan kaldırılmadığı sürece yalnızca yeni anlaşmalar yapmak kalıcı çözüm sağlamayacaktır. Kalıcı çözüm, insanların kalplerinin imanla ve Allah sevgisiyle değişip güzelleşmesidir. Kalp imanla güzelleştiğinde sözler de davranışlar da güzelleşir. Davranışların güzelleşmesi ise toplumu değiştirir. Toplum değiştiğinde de dünya değişir.
İnsanlık bugün belki de tarihinin en büyük manevi bunalımlarından birini yaşamaktadır. Bunun temel sebebi, güzel ahlakın giderek zayıflamasıdır. Oysa Allah’ın bildirdiği ahlak yaşandığında insanlar birbirlerine yeniden güvenmeyi, birlikte yaşamayı ve birbirlerini sevmeyi öğreneceklerdir.
İşte Kuran’ın hedeflediği de budur. Allah’ın razı olduğu toplum sevginin, merhametin, affediciliğin ve kardeşliğin hakim olduğu toplumdur. Sevginin hakim olduğu bir toplumda insanlar hayata bambaşka bir gözle bakacak, her yerde Allah’ın tecellilerini görecek ve birbirlerine sevgiyle yaklaşacaklardır. Affetmek, güzel davranmak, yardımlaşmak, dostluk ve kardeşlik hayatın doğal bir parçası haline gelecektir. İslam ahlakının yaşandığı bir dünyada çözülemeyecek hiçbir toplumsal problem yoktur. En köklü düşmanlıklar bile sevgiyle ortadan kalkabilir, yıllarca süren kırgınlıklar samimi dostluklara dönüşebilir.
Ahir Zaman’da Allah’ın izniyle tüm yeryüzünde İslam ahlakı yaşanacak, adalet, merhamet ve güzel ahlak toplumlara hakim olacaktır. Çatışmaların yerini uzlaşma, korkunun yerini huzur, kinin yerini sevgi, zulmün yerini adalet, bencilliğin yerini fedakarlık, ayrılığın yerini kardeşlik alacaktır. Allah’ın vaat ettiği bu aydınlık gelecekte insanlar birbirlerine güven içinde yaşayacak, şehirler huzurla dolacak, toplumlar barış ve kardeşlik içinde hayat sürecek, yeryüzü adeta bir bayram yerine dönecektir. Peygamber Efendimiz (sav) döneminde yaşanan Asr-ı Saadet ruhu Allah’ın izniyle yeniden tecelli edecek, insanlar sevginin, güvenin, adaletin, kardeşliğin, huzurun ve mutluluğun hayatın her alanına yayıldığı bir döneme kavuşacaklardır.